Yıl, 1860. Ankara’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da bitirince İstanbul’a gitti. Beyazıt Medresesi Müderrisi olan Atıf Efendi’den din dersleri aldı, yüksek ilim sahibi olmasından dolayı diploma aldı.
Daha sonra Ankara’ya döndü, memuriyet hayatına başladı.
1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi’nin üyeliğine getirildi. 25 Kasım 1908’de
Ankara Müftüsü oldu. Sivrihasar’da kaymakamlık yaptı. Bursa’da, İzmir’de çalıştı. Güzel
işlerinden dolayı 1920’de Dördüncü Rütbeden Osmani Nişanı aldı.
Milli Mücadele başladı.
Dürrizade’nin fetvasına karşılık Ankara Fetvası’nı yayınladı.
153 müftü o fetvaya imza attı ama kendisi padişah tarafından Ankara Müftülüğü’nden
alındı, Milli Mücadele’ye destek olduğu için idamına karar verildi. 23 Nisan’da
Muğla mebusu (milletvekili) olarak meclise girdi. Ancak 27 Ekim 1920’de müftü
olduğu için hem müftü hem mebus olunmaz diyerek mebusluğu bıraktı. 4 Nisan 1924’te
kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı oldu. Soyadı kanunu çıktı,
babasının börekçi olmasından dolayı “Börekçi” soyadını aldı.
Mehmet Rıfat Efendi’den ya da bilinen adıyla Börekçizade Rıfat Efendi’den bahsediyorum.
Hani ülke kurtulsun diye paltosunu satıp, aldığı
parayı Milli Mücadele için bağışlayan Rıfat Efendi’den… Bugün o Rıfat Efendi’nin
oturduğu koltuğa üzüldüm. Niye mi? Diyanet’in Cuma fetvasında alkolü ahlaksızlık
görmesinden.
Heyhat!
Bunu diyen Diyanet… Hani lüks otomobillere binen, elinde
kılıçla fetva veren Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın koltuğunda oturan
Diyanet!
O peygamber değil midir ki “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen, o peygamber değil midir ki, “Ümmetim için gizli şirk ve şehvetten kaygı duyuyorum” diyen, o peygamber değil midir ki, “Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse, Allâh Teâlâ ona kıyâmet gününde mezellet elbisesi giydirir” diyen, O peygamber değil midir ki, “Kadınlara ancak asalet ve şeref sahibi kimse değer verir. Onları ancak kötü ve aşağılık kimseler hor görür” diyen, o peygamber değil midir ki, “Hanımını döven, Allah’a ve Resûlüne asi olur. Kıyamette onun hasmı ben olurum” diyen, o peygamber değil midir ki, “Müslüman’ın Müslüman’a şerefi, namusu ve kanı dokunulmazdır” diyen, o peygamber değil midir ki, “Allah katında dünyanın yok olması, bir Müslüman’ın öldürülmesinden daha hafiftir” diyen..
Hangi birini yazayım.
Madem ki, alkol ahlaksızlık o zaman sormak gerekmez mi
Türkiye’de bu kadar ekonomik kriz varken, her gün bir yerlerde kadınlar katlediliyorken;
kurye çalışanları, işçiler, emekçiler ölüyorken; Sinan Ateş öldürülüyorken bunlarla
ilgili tek bir söz etmeyen Diyanet insanların neyi giydiğine, neyi içtiğine ya da
yediğini bakıyor. Cemaat yurtlarında öğrenciler
intihar ederken, tacize uğrarken, para-mal kavgasına girerken, adaleti şekillendirirken
ses çıkarmayan diyanet, buna mı ses çıkarıyor?
Bakınız.
Meselem alkol değil. Meselem müdahale etmek. İnsanlara, yaşamlarına, inançlarına karışmak. O İslam dini değil mi ki, özgürlükten, eşitlikten, adaletten yana olan; o peygamber değil mi ki Veda Hutbesi bugün dahi insanlığa yol gösteren, o peygamber değil mi ki eşitlik, hak, hukuk ve adalet diyen... Bilim diyen, insanlık ve ahlak diyen!
Dini kullanarak bu hale getirdiler, dini kullanarak örtbas ettiler, insanları kutuplaştırdılar, dini kullanarak kutuplaştırdılar. Cemaatlere sınırsız imkan verdiler, güçlerine güç kattılar...
Ama ne çabuk unuttular Hz. Muhammed'in şu sözlerini; Benden sonra bir kavim gelecektir ki çeşitli nefis yemekler yiyecekler, çeşitli elbiseler giyecekler, güzel kadınlar alacaklar, kıymetli atlara binecekler, onların içi az şeyle dolmayacak, çok şeye de kanaat etmeyecekler. Onların bütün gayreti dünya olacaktır, dünyaya tapacaklar, her şeyi dünya için yapacaklardır. Bu sebeple benden vasiyet olsun ki, sizin çocuklarınızdan onları kim görürse onlara selam vermesin, hastalarını sormasın, cenazelerinin arkasından gitmesin, onların büyüklerine hürmet etmesinler. Bunları yerine getirmeyen kimse İslam dinini yıkmakta onlara ortak olur…”