“Cumhuriyet ahlaki fazilete dayanan bir idaredir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık ise korkuya ve tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir” diyordu.
29 Ekim 1923.
Cumhuriyet ilan edildi.
Mustafa Kemal’in meclisteki teşekkür konuşması beklenenden çok kısa sürdü. Böylesine önemli bir karar ve böylesine kısa bir konuşma… Kimse anlam veremedi.
Bunun nedenini yıllar sonra açıklayacaktı.
“ Diş protezlerimi yeniden takmıştım, tecrübe devresindeydi, henüz alışamamıştım, söz söylemeye başladığım vakit ıslık gibi sesler çıkıyordu veyahut ağzımdan düşüyordu, dilime dolaşıyordu, rahat konuşamıyordum, ne yapayım kısa kestim!”
Gündüz bu haldeydi.
Peki ya akşam?
29 Ekim 1923 akşamı burnunda sıcaklık hissetti. Banyoya koştu, lavabo kan içinde kaldı. Ecza dolabını açtı, önceden hazırlanmış pamuk tamponlarını burnuna tıkadı, sırtüstü uzandı. Bir süredir böyleydi… Hizmetlileri tembihliydi; kanlı havlu, kanlı yastık varsa, kimse görmeden ortadan kaldırılıyordu, gizlice yıkanıp ütüleniyordu. Yaverlerinden, arkadaşlarından saklıyordu.
Doktor demek kısıtlama demekti. Keşke böyle düşünmeseydi ama böyle düşünüyordu, çok işi vardı…
İstirahat gibi tavsiyeleri duymak istemiyordu.
Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu, 30 bin köyde cami yoktu. Traktör sayısı sıfırdı, biçerdöver sayısı sıfırdı. Ayçiçeği üretimi yoktu, şeker üretimi yoktu. Ekmeklik un ithaldi, pirinç ithaldi. Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu.
Bitle başa çıkılamıyordu. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu…
Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu. Verem, tifüs, tifo salgını vardı. Bebek ölüm oranı yüzde 40’ın üstündeydi. Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Anne ölüm oranı yüzde 40’ın üstündeydi. Her beş anneden biri ölüyordu. Ortalama ömür 40’tı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece sekizi Türk’tü. Sadece dört hemşire vardı, sadece 136 ebe vardı. Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile yoktu. Limanlar, madenler yabancıya aitti. Demiryollarının bir metresi bile bize ait değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri. “Sanayi” denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu. 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı. Bunların 250’si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Güya vardı demek daha doğru olur… Çünkü elektrik üretimi sadece 50 kilovatsaatti. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu. Otomobil sayısı sadece bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı. Kadın, insan değildi. Eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı, boşanma hakkı, velayet hakkı, kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu, seçme hakkı, seçilme hakkı, doğum izni hakkı, kürtaj hakkı, gebeliği önleme hakkı, çalışma hayatında eşit değildi, eşit işe eşit ücret yoktu, kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu…
Tiyatro yok, müzik, heykel, resim, spor yok oğlu yoktu… Arkeolojik eserler yurt dışına kaçırılmıştı. Kimisi alaturka saati kullanıyor, güneşin batışını 12.00 kabul ediyordu.
Kimisi güneş batarken gurubi saati esas alıyordu. Kimisi güneşin tamamen battığı ezani saati esas alıyordu. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubatı kimisinin aralık ayına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama farklı aylarda yaşıyordu.
Dirhem, okka, çeki vardı; arşın, kula, çekiç vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurdu ne uzunluğumuz. Ölçülerimiz Orta Çağ’dı. 600 sene boyunca Arapça- Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Fransızca- İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli- sessiz harfleri olmayan Arapçayla Türkçe yazmaya çalışılıyordu. Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Gazete sadece İstanbul ve İzmir’de vardı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkeklerin çoğu subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam 4 bin 894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu. Bütün memlekette tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Medreselerde Türkçe yasaktı.
İşte buydu, cumhuriyetsizlik, buydu her gün yeğe göğe sığdıramadıkları Osmanlı (son dönemleri) , buydu saltanat…
Ama cumhuriyet; o başka, bambaşka…
O, bizi biz yaptı. Kim olduğumuzu ne olduğumuzu belli etti, hatırlattı.
Metreyi, harfi, sayı saymayı, kitapları, dünyayı, tarihi, edebiyatı, müziği, resimi, sanatı, tiyatroyu, sporu, miladi takvimi, zamanı, işi, aşı…
Kısaca her şeyi geri verdi.
Bu ülke çok zor kuruldu. Yokluklar içerisinde kuruldu. Her toprağın altında gözyaşı, mücadele, kan...
İşte onun için de kıymeti harbiyesi daha fazla, sevgisi daha büyük. Onu kuranlara karşı sevgi çok fazla.
Sonuca gelelim.
Bu ülke saray soytarılarına, yalakalara bırakılmayacak kadar değerli. Çok yaşa CUMHUİRYET.
